MURİS MUVAZAASI DAVALARINDA İSPAT SORUNLARI VE YARGISAL EĞİLİMLER

YAZAR : Avukat Mehmet Altan Koçak

Marmaris - 1 Eylül 2026

marmaris avukat

Muris muvazaası, mirasbırakanın tapuda kayıtlı bir taşınmazını gerçekte bağışlamak istediği hâlde, mirasçılarından birini veya birkaçını miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla satış ya da ölünceye kadar bakma sözleşmesi görünümü altında devretmesidir. Uygulamada “mirastan mal kaçırma” olarak da anılan bu işlem, çoğu kez mirasbırakanın sağlığında aile ilişkileri, bakım ihtiyacı, ekonomik güç, çocuklar arasındaki farklılıklar veya önceki kazandırmalarla bağlantılı şekilde ortaya çıkar.

Bu uyuşmazlıkların merkezinde tapu sicilinde görünen işlem ile mirasbırakanın gerçek iradesi arasındaki farklılık yer alır. Tapuda satış gösterilmiş olabilir; ancak mirasbırakan satış bedelini gerçekte almamış, taşınmazı bedelsiz devretmiş veya bedel ile taşınmazın gerçek değeri arasında hayatın olağan akışıyla bağdaşmayacak düzeyde fark bulunmuş olabilir. Böyle bir durumda görünürdeki satış sözleşmesinin tarafların gerçek iradesini yansıtmadığı, gizli işlemin ise bağış niteliğinde olduğu ileri sürülür.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 19. maddesi, sözleşmenin türü ve içeriği belirlenirken tarafların kullandıkları sözcüklerden ziyade gerçek ve ortak iradelerinin esas alınacağını düzenler. Madde hükmüne göre, “Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır.” Muris muvazaası davalarında bu kural, tapu memuru önünde yapılan satış açıklamasının tek başına belirleyici olmamasını sağlar.

Mirasbırakan ile devralan arasındaki görünürdeki satış işlemi, gerçek iradeyi gizleme amacı taşıyorsa geçerlilik sorunuyla karşılaşır. Gizli bağış işlemi ise taşınmaz bağışında aranan resmî şekle uyulmadığında geçerli olmaz. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706. maddesi, taşınmaz mülkiyetinin devrini amaçlayan sözleşmelerin geçerliliğini resmî şekle bağlamıştır. Bu nedenle, mirasbırakanın gerçekte bağışlamak istediği taşınmazı satış gibi göstererek devretmesi hâlinde, hem görünürdeki satış hem de şekil koşulunu taşımayan gizli bağış hukuki sonuç doğurmaz.

Muris muvazaası iddiası, miras payı ihlal edilen mirasçının saklı pay sahibi olmasına bağlı değildir. Miras hakkı zedelenen her mirasçı, payı oranında tapu iptali ve tescil talep edebilir. Bu yönüyle dava, tenkis davasından ayrılır. Tenkis davası saklı payın korunmasına yönelirken muris muvazaası davası, görünürdeki işlemin geçersizliği ve buna dayalı tapu kaydının yolsuzluğu üzerine kurulur.


Mirasbırakanın Gerçek İradesi Neden Belirleyicidir?

Muris muvazaasında mahkemenin çözmesi gereken temel mesele, mirasbırakanın taşınmazı gerçekten satmak mı, yoksa bağışlamak mı istediğidir. Bu irade, çoğu zaman doğrudan bir belgeyle açıklanmaz. Mirasbırakanın ölümünden sonra açılan davalarda işlem taraflarından biri artık hayatta değildir; bu nedenle yargılama, dolaylı olguların değerlendirilmesine dayanır.

Mirasbırakan taşınmazını devrederken ekonomik bir ihtiyacını karşılamak istemiş olabilir. Tedavi giderleri, borçların kapatılması, bakım masrafları, ticari faaliyetler veya başka bir taşınmaz edinme ihtiyacı gerçek satış iradesini destekleyebilir. Buna karşılık mirasbırakanın satış bedeline ihtiyacı bulunmadığı, taşınmazı devralan mirasçının ödeme gücünün olmadığı, bedelin banka sistemi üzerinden ödenmediği ve taşınmazın kullanımının fiilen mirasbırakanda kaldığı durumlar bağış iradesi yönünde değerlendirme doğurabilir.

Yargıtay uygulaması, muris muvazaası değerlendirmesini tek bir ölçüte bağlamaz. Bedelin düşük gösterilmesi önemlidir; ancak tek başına yeterli kabul edilmez. Devir bedeli ile gerçek değer arasındaki farkın yanı sıra tarafların sosyal ve ekonomik koşulları, yöresel gelenekler, mirasbırakanın diğer malvarlığı, mirasçılarla ilişkisi, devralanın ödeme gücü ve işlemin gerçekleştiği dönemin şartları birlikte ele alınır.

Bu yaklaşımın temelinde, muris muvazaasının iç iradeye ilişkin bir uyuşmazlık olması yatar. Yazılı işlem, dış dünyaya satış olarak yansıyabilir; fakat davanın esasını oluşturan husus, işlem anındaki gerçek amaçtır. Mahkeme, her olayın kendi özelliklerini değerlendirerek mirasbırakanın mal kaçırma kastıyla hareket edip etmediğini belirler.


Mirasbırakanın Mirasçılardan Mal Kaçırma Kastı Nasıl Anlaşılır?

Mirasbırakanın belirli bir mirasçısını kayırması tek başına muris muvazaasını göstermez. Bir ebeveynin çocuklarından biriyle daha yakın ilişki kurması, ona bakım hizmeti karşılığında kazandırmada bulunması veya geçmişte yaptığı katkıları dengelemesi her somut olayda muvazaa sonucunu doğurmaz. Dava bakımından belirleyici olan, mirasbırakanın görünürde satış yaparken gerçekte bağışlama amacı taşıması ve bu yolla diğer mirasçıların miras haklarını azaltmayı hedeflemesidir.

Mirasbırakanın “bu taşınmazı sana bırakacağım”, “diğer çocuklarıma bir şey kalmasın” veya benzeri sözleri, tanık anlatımlarıyla ispatlanabildiği ölçüde değer taşır. Ancak bu ifadelerin hangi tarihte, hangi koşullarda söylendiği ve işlemle ne ölçüde bağlantılı olduğu araştırılmalıdır. Aile içi kırgınlıklar, kısa süreli tartışmalar veya soyut anlatımlar tek başına hükme esas alınmamalıdır.

Mal kaçırma kastı, birden fazla olgunun birleşmesiyle ortaya çıkabilir. Örneğin mirasbırakanın bütün taşınmazlarını yalnızca bir çocuğuna devretmesi, devirden sonra malvarlığında başka kayda değer değer bırakmaması, devralanın ödeme gücünün bulunmaması ve tapu satış bedelinin taşınmazın gerçek değerine göre çok düşük kalması halinde muvazaa iddiası güçlenir. Buna karşılık mirasbırakanın devir dışında yeterli malvarlığının bulunması, taşınmaz devrinin makul bir ekonomik gerekçeye dayanması ve devralanın gerçek ödeme yaptığını belgelendirmesi farklı bir değerlendirme gerektirebilir.


Tapuda Satış Yazması Muris Muvazaası Davasını Engeller mi?

Hayır. Tapuda satış işlemi yapılmış olması, muris muvazaası iddiasını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Davacı mirasçı, satışın gerçek olmadığını ve bağış iradesinin gizlendiğini ispatlamaya çalışır. Tapu işlemindeki beyan, resmi işlem bakımından önem taşır; ancak TBK’nın 19. maddesi uyarınca tarafların gerçek ve ortak iradesi ayrıca araştırılır.

Bununla birlikte tapuda satış gösterilen her işlem de muvazaalı sayılmaz. Mirasbırakan taşınmazı gerçek bir bedel karşılığında devretmiş, bedeli almış ve işlem ekonomik koşullarla uyumlu gerçekleşmişse muris muvazaası iddiası kabul edilmeyebilir. Mahkeme, şekli satış kaydının ötesine geçerek devir ilişkisinin maddi gerçekliğini inceler.


Muris Muvazaası Davasında İspat Yükü

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 190. maddesi uyarınca, kanunda aksine bir düzenleme bulunmadıkça ispat yükü, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Bu nedenle muris muvazaasına dayalı tapu iptali ve tescil davasında davacı mirasçı; görünürde satış veya bakım sözleşmesi bulunduğunu, mirasbırakanın gerçek amacının bağış olduğunu ve miras hakkını zedeleme kastıyla hareket ettiğini ispat yükü altındadır.

İspat yükünün davacıda bulunması, davacının yalnızca yazılı belgeyle sonuca ulaşabileceği anlamına gelmez. Muris muvazaası genellikle gizli yürütülen bir işlem olduğundan doğrudan delile ulaşmak her zaman mümkün olmaz. Bu nedenle mahkeme, olgusal karineleri, tanık anlatımlarını, banka hareketlerini, taşınmazın değerini, sosyal çevre bilgisini ve tarafların ekonomik imkânlarını birlikte değerlendirir.

HMK’nın 198. maddesi, kanuni istisnalar dışında hâkimin delilleri serbestçe değerlendireceğini belirtir. Muris muvazaası davalarında serbest delil değerlendirmesi ilkesi, tek bir delilin mutlak üstünlüğünü reddeder. Banka dekontu, tapu kaydı, bilirkişi raporu veya tanık anlatımı kendi başına güçlü görünse dahi diğer delillerle çelişiyorsa mahkemenin tüm dosya kapsamını birlikte ele alması gerekir.

Davacı tarafın ileri sürdüğü vakıalar mümkün olduğunca somutlaştırılmalıdır. “Mirasbırakan taşınmazı bedelsiz devretmiştir” şeklindeki genel iddia yerine; devir tarihi, tapu işleminde gösterilen bedel, o tarihteki yaklaşık rayiç değer, devralanın geliri, ödeme yöntemi, mirasbırakanın satış bedelini hangi amaçla kullandığı ve taşınmaz üzerindeki fiili tasarrufun kimde kaldığı açıklanmalıdır. Somutlaştırma, hem ispat planını kurar hem de yargılamanın gereksiz biçimde genişlemesini önler.


Muvazaa İddiasında Tanık Dinletilebilir mi?

Muris muvazaası davalarında tanık delili önemli bir işleve sahiptir. HMK’nın 200. maddesi, belirli değerin üzerindeki hukuki işlemlerin kural olarak senetle ispatını öngörür. Ancak muris muvazaası davasında mirasçı, görünürdeki işlemin tarafı değildir. Mirasçı, mirasbırakan ile devralan arasındaki tapu işlemine karşı üçüncü kişi konumundadır.

HMK’nın 203. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi, hukuki işlemlere ve senetlere karşı üçüncü kişilerin muvazaa iddialarında tanık dinlenebileceğini açıkça düzenler. Bu düzenleme, mirasçının tapu işlemine karşı muvazaa iddiasını tanıkla ispatlayabilmesinin hukuki temelini oluşturur. Tanık anlatımları, özellikle mirasbırakanın devir amacı, aile içi ilişkiler, bedel ödenip ödenmediği, bakım ilişkisi ve taşınmazın kullanım biçimi bakımından aydınlatıcı olabilir.

Tanığın taraflarla yakınlığı, anlatımının değersiz olduğu anlamına gelmez. Miras uyuşmazlıklarında tanıkların aile bireyleri, komşular, köy veya mahalle sakinleri, iş ortakları ya da bakım hizmetini gören kişiler olması sık rastlanan bir durumdur. Mahkeme, tanığın davacı veya davalıyla olan ilişkisini, olayları hangi kaynaktan öğrendiğini, anlatımındaki tutarlılığı ve diğer delillerle uyumunu dikkate alır.

Tanık beyanının “mirasbırakan taşınmazı oğluna bağışladı” gibi sonuç cümlelerinden ibaret kalmaması gerekir. Tanığın; mirasbırakanın hangi sözünü duyduğunu, satış bedelinin ödendiğine ilişkin ne bildiğini, işlemden önce veya sonra taşınmazın nasıl kullanıldığını, devralanın ekonomik durumunu hangi gözlemlerine dayanarak anlattığını açıklaması gerekir. Somut gözleme dayanan anlatımlar, soyut kanaatlerden daha yüksek ispat değeri taşır.


Satış Bedeli ile Gerçek Değer Arasındaki Farkın İncelenmesi

Muris muvazaası davalarında en sık tartışılan meselelerden biri, tapuda gösterilen satış bedeli ile taşınmazın işlem tarihindeki gerçek değeri arasındaki farktır. Tapu harçlarının hesaplanmasında düşük bedel gösterilmesi uygulamada yaygın olduğundan, değer farkı tek başına muvazaanın kesin kanıtı sayılamaz. Ancak farkın olağan dışı boyuta ulaşması, başka emarelerle birleştiğinde bağış iradesini destekleyen güçlü bir olgu hâline gelir.

Değerlendirme, dava tarihindeki taşınmaz değeri üzerinden değil, kural olarak devir tarihindeki gerçek değer üzerinden yapılmalıdır. Taşınmazın bulunduğu yer, niteliği, imar durumu, yüzölçümü, yapılaşma imkânı, gelir getirip getirmediği, ulaşım bağlantıları ve işlem tarihindeki piyasa koşulları bilirkişi incelemesinde dikkate alınır. Yıllar sonra ortaya çıkan değer artışları, devir tarihindeki ekonomik gerçekliği açıklamak için doğrudan ölçüt kabul edilemez.

Tapu işleminde yazılı bedelin düşük olması yanında bu bedelin gerçekten ödenip ödenmediği de araştırılmalıdır. Elden ödeme savunması ileri sürüldüğünde, devralanın bu miktarı hangi kaynaktan temin ettiği, o tarihteki geliri, banka hesabı, ticari faaliyeti, kredi kullanımı veya malvarlığı incelenmelidir. Yüksek tutarlı bir bedelin herhangi bir mali kayıtla desteklenmemesi, devralanın ödeme gücünün bulunmaması hâlinde satış savunmasının inandırıcılığı azalabilir.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2023/677, K. 2024/2365, T. 21.03.2024 tarihli kararında, muris muvazaası incelemesinin yalnızca tapudaki satış kaydıyla sınırlı tutulamayacağını vurgulamıştır. Kararda; çekişmeli taşınmazların devir tarihindeki rayiç değerlerinin, mirasbırakanın temlik dışı malvarlığının, ipotek borcunun kaynağının, ödemeyi kimin yaptığına ilişkin verilerin ve tarafların ekonomik koşullarının eksiksiz araştırılması gerektiği belirtilmiştir. Bu yaklaşım, bedelin gerçekliği konusunda banka kayıtları, kredi belgeleri, hesap hareketleri ve mali durum araştırmasının önemini açıkça ortaya koyar.


Tapudaki Satış Bedeli Düşükse Dava Kesin Kazanılır mı?

Hayır. Tapu bedeli ile gerçek değer arasındaki fark, muris muvazaası davalarında güçlü bir emare olabilir; ancak kesin ve tek başına yeterli bir kanıt değildir. Özellikle taşınmazların geçmişteki değerlerinin sağlıklı belirlenmesi, yöresel satış uygulamalarının dikkate alınması ve mirasbırakanın gerçek ekonomik ihtiyacının araştırılması gerekir.

Mahkeme, taşınmazın gerçek değeri yüksek olsa bile mirasbırakanın satış bedelini neden düşük gösterdiğini, buna rağmen fiilen daha yüksek bir bedel alıp almadığını ve devralanın bu ödemeyi yapabilecek mali güce sahip olup olmadığını inceler. Davacı açısından en güçlü ispat, değer farkını ödeme güçsüzlüğü, bankacılık kaydı yokluğu, tanık anlatımları ve mirasbırakanın davranışlarıyla birlikte ortaya koymaktır.


Davalının Alım Gücü ve Ödeme Olgusunun Araştırılması

Davalı mirasçının veya üçüncü kişinin taşınmazı satın alabilecek ekonomik güce sahip olup olmadığı, muris muvazaası yargılamasında temel araştırma alanlarından biridir. Devir bedeli gerçek değere yakın görünse bile devralanın o bedeli ödeyebilecek geliri, birikimi, kredi imkânı ya da satılmış başka malvarlığı bulunmuyorsa işlemdeki satış açıklaması sorgulanır.

Mahkeme, devralanın işlem tarihindeki mesleğini, düzenli gelirini, sosyal güvenlik kayıtlarını, ticari faaliyetlerini, vergi kayıtlarını, banka hesaplarını, kredi ilişkilerini ve varsa taşınmaz satışlarını araştırabilir. Bu araştırma, yalnızca davalının ekonomik gücünü değil, satış bedelinin mirasbırakana hangi yolla ulaştığını da aydınlatır.

Devralanın uzun yıllar yurt dışında çalışmış olması, ticari kazanç elde etmesi veya aileden bağımsız malvarlığı bulunması gerçek satış savunmasını destekleyebilir. Buna karşılık işlem tarihinde öğrenci, işsiz, düşük gelirli veya düzenli kazancı bulunmayan bir kişinin yüksek değerli taşınmazı satın aldığı ileri sürülüyorsa, bedelin kaynağı ayrıntılı biçimde açıklanmalıdır. Aile içi yardımlaşma, borç alma veya elden ödeme savunmaları hayatın olağan akışına uygun somut verilerle desteklenmediğinde yeterli görülmeyebilir.

Banka kayıtları bu noktada özel bir değer taşır. Devir bedelinin banka kanalıyla mirasbırakana gönderilmesi, bedelin gerçekliğini destekleyen önemli bir veri oluşturabilir. Ancak ödeme dekontunun varlığı da her zaman davayı sona erdirmez. Dekonttaki paranın kısa süre sonra devralana veya yakınlarına geri dönüp dönmediği, işlemden önce mirasbırakanın hesabına başka bir kaynaktan yatırılıp yatırılmadığı ve ödemenin devirle zaman bakımından uyumu incelenmelidir.

Mirasbırakanın satış bedelini kullanma şekli de önemlidir. Mirasbırakanın devirden sonra borçlarını ödemesi, tedavi masraflarını karşılaması, başka bir taşınmaz satın alması veya günlük yaşamında para kullanımının değişmesi gerçek satış iradesini destekleyebilir. Buna karşılık satış bedelinin nerede olduğu açıklanamıyor, mirasbırakanın ekonomik hayatında herhangi bir değişim görülmüyor ve devralan bedeli ödediğini somut biçimde ispatlayamıyorsa muvazaa iddiası güç kazanabilir.


Mirasbırakanın Malvarlığı ve Temlik Dışı Taşınmazların Etkisi

Muris muvazaası iddiasının değerlendirilmesinde, mirasbırakanın devre konu taşınmaz dışında başka malvarlığının bulunup bulunmadığı da araştırılır. Mirasbırakanın tek veya en değerli taşınmazını bir mirasçısına devretmesi, diğer mirasçılara ekonomik değeri düşük bir tereke bırakması, mal kaçırma kastı bakımından dikkate alınabilir. Buna karşılık mirasbırakanın diğer mirasçılara kalabilecek kayda değer taşınmazları, nakit varlığı veya başka ekonomik değerleri bulunuyorsa mahkeme bu hususu da değerlendirir.

Temlik dışı malvarlığının bulunması, muris muvazaası davasını kendiliğinden reddettirmez. Çünkü mirasbırakan, terekenin bir bölümünü bırakmış olsa dahi belirli bir taşınmazı bağış iradesiyle ve mirasçılardan mal kaçırma amacıyla devretmiş olabilir. Ancak devredilen malın mirasbırakanın toplam malvarlığı içindeki oranı, işlem için makul bir neden bulunup bulunmadığı ve diğer mirasçıların ekonomik olarak tamamen dışlanıp dışlanmadığı değerlendirmeyi etkiler.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2021/8609, K. 2021/7564, T. 06.12.2021 tarihli kararında, her taşınmaz devrinin kendi koşulları içinde incelenmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Kararda ara malik kullanılarak davalıya yapılan taşınmaz devrinin muvazaalı ve mal kaçırma amaçlı olduğu kabul edilmiş; buna karşılık ölünceye kadar bakma sözleşmesiyle devredilen başka bir taşınmaz yönünden, mirasbırakanın temlik dışı malvarlığı ile devrin kapsamı dikkate alınarak muvazaa iddiasının ispatlanamadığı değerlendirilmiştir.

Bu içtihat, aile içi devirlerde “tüm işlemler mutlaka muvazaalıdır” veya “mirasbırakanın başka malı varsa hiçbir işlem muvazaalı değildir” biçiminde genel bir sonuca varılamayacağını gösterir. Mahkeme; her bir taşınmazın değerini, devir tarihini, devir biçimini, tarafların ilişkisini ve mirasbırakanın malvarlığı içindeki yerini ayrı ayrı ele almalıdır.


Mirasbırakanın Başka Taşınmazı Varsa Muris Muvazaası Davası Açılamaz mı?

Açılabilir. Temlik dışı taşınmazların veya başka malvarlığı değerlerinin bulunması dava açılmasına engel oluşturmaz. Bu husus, yalnızca mirasbırakanın gerçek amacının belirlenmesinde dikkate alınan olgulardan biridir.

Davacı, mirasbırakanın başka taşınmazları bulunsa dahi dava konusu taşınmazın aile malvarlığı içindeki ağırlığını, ekonomik değerini, mirasbırakanın bu taşınmaza bağlılığını ve devrin diğer mirasçıların miras hakkı üzerindeki etkisini ortaya koymalıdır. Davalı ise gerçek satış bedelini, devrin makul nedenini ve mirasbırakanın diğer mirasçılardan mal kaçırma amacı taşımadığını destekleyen somut deliller sunabilir.


Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi ve Muvazaa İncelemesi

Muris muvazaası yalnızca satış görünümü altında yapılan devirlerde görülmez. Mirasbırakan, taşınmazını ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile devredebilir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 611. maddesi, ölünceye kadar bakıp gözetme sözleşmesini bakım borçlusunun bakım alacaklısını ölünceye kadar bakıp gözetme, bakım alacaklısının da bir malvarlığı değerini devretme borcu altına girdiği sözleşme olarak düzenler.

Bu sözleşme karşılıklı edimler içerdiği için kural olarak ivazlıdır. Mirasbırakanın yaşlı, hasta veya bakıma muhtaç olması, bir yakınıyla ölünceye kadar bakma sözleşmesi yapmasını hayatın olağan akışına uygun hâle getirebilir. Ancak sözleşmenin ivazlı niteliği, her olayda muris muvazaası iddiasını engellemez. Mirasbırakanın bakım karşılığını yalnızca görünüşte kullandığı, gerçekte taşınmazı bağışlamak istediği ve diğer mirasçıları dışlama amacı taşıdığı ispatlanırsa muvazaa gündeme gelir.

Bu incelemede mirasbırakanın sözleşme tarihindeki yaşı, sağlık durumu, günlük ihtiyaçları, bakım gereksinimi, yanında yaşayan kişiler, davalının sağladığı fiili bakım, devredilen taşınmazın değeri ve mirasbırakanın toplam malvarlığı önem taşır. Bakım ihtiyacının sözleşme tarihinde henüz yoğun olmaması, sözleşmeyi tek başına geçersiz hâle getirmez. Bakım gereksinimi daha sonra ortaya çıkabilir veya sözleşme süresi kısa kalabilir. Buna karşılık davalının hiçbir bakım hizmeti vermemesi, mirasbırakanın başka kişilerce bakılması ve taşınmazın değerinin üstlenilen bakım edimine göre aşırı yüksek olması, diğer verilerle birlikte değerlendirilir.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin E. 2021/8609, K. 2021/7564, T. 06.12.2021 sayılı kararında da belirtildiği üzere, ölünceye kadar bakma sözleşmesine dayalı devirlerde mirasbırakanın yaşının, fiziki ve genel sağlık durumunun, aile ilişkilerinin, malvarlığının ve devredilen taşınmazın bütün malvarlığı içindeki oranının değerlendirilmesi gerekir. Mirasbırakanın gerçek amacının bakım hizmeti değil mirasçıdan mal kaçırma olduğu belirlenirse, sözleşmenin karşılıklı edim içerdiği varsayımı somut olayda geçerliliğini kaybedebilir.


Ara Malik Kullanılması ve Zincirleme Devirler

Muris muvazaası iddiasında taşınmaz bazen doğrudan mirasçıya değil, önce üçüncü bir kişiye veya aile çevresinden bir ara malike devredilir. Ara malik, taşınmazı kısa süre sonra mirasbırakanın kayırdığı mirasçıya devredebilir. Bu tür zincirleme işlemler, ilk bakışta doğrudan bağış ilişkisini görünmez kılmayı hedefleyebilir.

Ara malik kullanılmasının tek başına muvazaayı ispatladığı söylenemez. Ara malik gerçek bir alıcı olabilir; taşınmaz daha sonra bağımsız bir işlemle mirasçıya geçmiş olabilir. Buna karşılık ilk devir ile ikinci devir arasındaki kısa süre, bedeller arasındaki uyumsuzluk, ara malikin ödeme gücünün bulunmaması, mirasbırakan ile ara malik arasındaki yakın ilişki ve taşınmazın fiili kullanımında değişiklik olmaması, muvazaa iddiasını destekleyen olgular oluşturabilir.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin E. 2021/8609, K. 2021/7564, T. 06.12.2021 sayılı kararında, ara malik aracılığıyla yapılan devrin muris muvazaası bakımından koruyucu bir sonuç doğurmadığı kabul edilmiştir. Kararın ortaya koyduğu ilke, tapu zincirinde birden fazla işlem bulunmasının mahkemeyi yalnızca son işlemle sınırlı incelemeye zorlamadığıdır. Mahkeme, zincirin tamamını, devirler arasındaki süreyi, bedel hareketlerini ve tarafların ilişkisini birlikte araştırmalıdır.

Zincirleme devirlerde üçüncü kişinin iyi niyeti ayrıca önem taşır. TMK’nın 1024. maddesi, bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmişse bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişinin tescile dayanamayacağını düzenler. Maddeye göre, bağlayıcı olmayan hukuki işleme dayanan veya hukuki sebepten yoksun bulunan tescil yolsuzdur; ayni hakkı zedelenen kişi, yolsuz tescili iyi niyetli olmayan üçüncü kişilere karşı doğrudan ileri sürebilir. Bu nedenle dava konusu taşınmazın sonradan üçüncü kişiye devredildiği dosyalarda, üçüncü kişinin işlemdeki muvazaayı bilip bilmediği veya bilmesi gerekip gerekmediği önem kazanır.


Resmî Senet, Tapu Kaydı ve Yazılı Delillerin Değeri

Tapu müdürlüğünde düzenlenen resmî senet ve tescil işlemleri, resmi makam önünde yapılmaları nedeniyle güçlü delil niteliği taşır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 204. maddesi; ilamlar ve düzenleme şeklindeki noter senetlerinin sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil olduğunu, yetkili memurların görevleri içinde usulüne uygun düzenledikleri ve ilgililerin beyanına dayanan belgelerin ise aksi ispatlanıncaya kadar kesin delil sayılacağını belirtir.

Muris muvazaası davasında davacı genellikle tapu işleminin sahte olduğunu iddia etmez. İddia, tapuda açıklanan satış iradesinin gerçek olmadığına yönelir. Bu nedenle resmi senedin varlığı, işlemin tapu memuru önünde yapıldığını ve tarafların hangi beyanda bulunduğunu gösterir; fakat görünürdeki açıklamanın tarafların gerçek iradesi olduğu tartışmasını ortadan kaldırmaz.

Yazılı deliller arasında banka dekontları, hesap ekstreleri, kredi sözleşmeleri, taşınmaz ekspertizleri, vergi kayıtları, mirasbırakanın kişisel defterleri, mesajlaşmalar, vasiyetname taslakları, noter işlemleri, sağlık evrakı ve devirden sonra yapılan tasarruflara ilişkin belgeler yer alabilir. Her belgenin ispat gücü, düzenlenme tarihi, kaynağı ve diğer delillerle uyumu çerçevesinde değerlendirilir.

Mirasbırakanın el yazısıyla tuttuğu notlar veya aile içi yazışmalar, çoğu zaman tek başına taşınmaz mülkiyetini değiştirmez; ancak gerçek iradenin saptanmasında yardımcı delil olabilir. Aynı şekilde tapu işleminden çok sonra düzenlenen bir belge, işlem anındaki iradeyi doğrudan göstermeyebilir; fakat olayların bütünlüğü içinde anlam kazanabilir.


Bilirkişi İncelemesi ve Taşınmaz Değerinin Belirlenmesi

Taşınmazın devir tarihindeki gerçek değerinin belirlenmesi, muris muvazaası davalarının teknik yönlerinden biridir. Bilirkişi incelemesi, tapuda gösterilen bedelin ekonomik gerçeklikle uyumlu olup olmadığını değerlendirmeye yardımcı olur. Ancak bilirkişi raporu, mirasbırakanın bağış iradesini tek başına tespit etmez. Rapor, yargılamadaki delillerden yalnızca birini oluşturur.

Sağlıklı bir değerleme için bilirkişinin taşınmazın devir tarihindeki imar durumu, konumu, yüzölçümü, niteliği, üzerinde yapı bulunup bulunmadığı, tarımsal verimliliği, ulaşım olanakları ve emsal satışları dikkate alması gerekir. Güncel değerlerin geçmişe doğru indirilmesi yöntemi kullanıldığında, hesaplamanın dayanakları açıkça gösterilmelidir. Devir tarihinden sonraki imar değişiklikleri, turizm yatırımları, kamu yatırımları veya bölgesel gelişmeler nedeniyle oluşan değer artışları geçmiş rayiç değeri yanıltabilir.

Özellikle Marmaris ve çevresi gibi turizm, kıyı yerleşimi, imar hareketliliği ve ikinci konut piyasasının etkili olduğu bölgelerde taşınmaz değerleri kısa dönemlerde önemli değişiklikler gösterebilir. Bu nedenle değerleme yapılırken taşınmazın işlem tarihindeki hukuki ve fiili niteliği esas alınmalıdır. Tarla niteliğindeki bir taşınmazın sonradan imar görmesi, geçmişteki satış bedelinin değerlendirilmesinde doğrudan belirleyici olmamalıdır.

Taraflar, bilirkişi raporuna itiraz ederken yalnızca sonuca değil yönteme de odaklanmalıdır. Emsal satışların taşınmazla benzerliği, emsalin işlem tarihine yakınlığı, imar niteliği, yüzölçümü, ulaşım özellikleri ve değerleme katsayıları somut olarak tartışılmalıdır. “Değer düşük hesaplanmıştır” veya “rapor gerçeği yansıtmamaktadır” biçimindeki soyut itirazlar çoğu durumda yeterli inceleme yapılmasını sağlamaz.


Aile İlişkileri, Gelenekler ve Bakım Hizmetinin İspat Değeri

Muris muvazaası davaları ekonomik veriler kadar aile ilişkilerinin de incelenmesini gerektirir. Mirasbırakanın hangi mirasçısıyla yaşadığı, kimden bakım gördüğü, diğer çocuklarıyla ilişkisi, aile içinde daha önce yapılmış kazandırmalar, eğitim ve iş kurma yardımları, evlilik nedeniyle sağlanan destekler ve yöresel gelenekler mirasbırakanın işlem amacını anlamaya yardımcı olabilir.

Bununla birlikte aile ilişkileri üzerinden peşin hüküm kurulamaz. Bir çocuğun yıllarca mirasbırakanla ilgilenmesi, taşınmazın ona devrini her hâlükârda gerçek satışa dönüştürmez. Aynı şekilde diğer çocukların mirasbırakanla mesafeli ilişki kurması da onları miras hakkından yoksun bırakma amacını kendiliğinden meşrulaştırmaz. Mahkeme, bakım hizmetinin gerçekten verilip verilmediğini, taşınmaz devri ile bakım edimi arasındaki dengeyi ve mirasbırakanın iradesini araştırmalıdır.

Yargıtay uygulamasında ülke ve yörenin gelenekleri ile toplumsal eğilimler değerlendirme araçlarından biri olarak kabul edilir. Örneğin kırsal bölgelerde ailenin tarımsal faaliyetini sürdüren çocuğa taşınmaz devredilmesi, bazı olaylarda ekonomik ve ailevi gerekçelerle açıklanabilir. Ancak geleneksel uygulamalar, muvazaa iddiasını otomatik olarak ortadan kaldıran kesin kurallar değildir. Mirasbırakanın gerçek iradesi ile somut işlem ilişkisi her halde belirleyici kalır.


Mirasbırakana Bakan Çocuğa Yapılan Devir Her Zaman Geçerli midir?

Hayır. Mirasbırakana bakım hizmeti sunulması, devir işleminin gerçek nedenlerinden biri olabilir ve özellikle ölünceye kadar bakma sözleşmelerinde önem taşır. Fakat bakım hizmeti, muvazaa iddiasını kendiliğinden sona erdirmez. Mahkeme, bakımın kapsamını, süresini, taşınmazın değerini, mirasbırakanın diğer malvarlığını ve işlemin gerçek amacını birlikte inceler.

Mirasbırakanın bakım gereksinimi bulunmadığı, bakımın başka kişilerce sağlandığı, devralanın fiilen bakım yükümlülüğünü yerine getirmediği veya devredilen taşınmazın değeri ile bakım hizmeti arasında açık dengesizlik olduğu durumlarda muvazaa tartışması devam eder. Buna karşılık devralanın uzun süreli ve yoğun bakım sunduğu, mirasbırakanın işlemi ekonomik ve kişisel gerekçelerle yaptığı ispatlanırsa dava reddedilebilir.


Dava Açma Süresi, Görev, Yetki ve Usulî Riskler

Muris muvazaasına dayalı tapu iptali ve tescil davalarında, mirasbırakanın ölümünden önce mirasçılık sıfatı kesinleşmediğinden dava kural olarak ölümden sonra açılır. Uygulamada bu davaların zamanaşımına veya hak düşürücü süreye tabi olmadığı kabul edilir. Bununla birlikte taşınmazın üçüncü kişilere devri, iyi niyet koruması, taraf teşkili, dava konusu taşınmazın niteliği ve mirasçılık belgesinin kapsamı gibi hususlar davanın sonucunu etkileyebilir.

Dava, taşınmazın aynına ilişkin olduğundan görevli mahkeme genel olarak Asliye Hukuk Mahkemesidir. Yetki bakımından 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 12. maddesi uygulanır. Madde hükmü, taşınmaz üzerindeki ayni hakka ilişkin veya ayni hak sahipliğinde değişikliğe yol açabilecek davalarda taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinin kesin yetkili olduğunu düzenler. Bu nedenle muris muvazaası nedeniyle açılan tapu iptali ve tescil davası, taşınmazın bulunduğu yer Asliye Hukuk Mahkemesinde açılmalıdır.

Dava açılırken tüm mirasçıların davacı olması zorunlu değildir. Miras hakkı zedelenen her mirasçı kendi miras payı oranında dava açabilir. Ancak dava konusu taşınmazın tapu kaydındaki malik veya malikler davalı gösterilmeli; taşınmaz sonradan birden fazla kişiye devredilmişse tapu sicilindeki mevcut hukuki durum dikkatle incelenmelidir. Yolsuz tescilin iyi niyetli olmayan üçüncü kişilere karşı ileri sürülmesi TMK’nın 1024. maddesi çerçevesinde gündeme gelir.

Mirasçılık belgesi, davacının aktif dava ehliyetini ortaya koyar. Mirasbırakanın nüfus kayıtları, veraset ilamı, tapu kayıtları ve devir belgeleri dosyanın başlangıç belgeleri arasında yer alır. Taşınmazın ada, parsel, bağımsız bölüm, pay oranı ve edinme sebebi doğru belirlenmelidir. Yanlış taşınmaz bilgisi, eksik taraf gösterimi veya talebin tapu kaydıyla uyumsuz kurulması yargılamayı uzatabilir.

Dava değerinin doğru gösterilmesi de usul bakımından önem taşır. Tapu iptali ve tescil davasında harca esas değer, dava konusu taşınmaz veya davacının talep ettiği payın değeri üzerinden belirlenir. Eksik harç, mahkeme tarafından tamamlatılabilir; ancak dava değerinin gelişigüzel yazılması yargılama giderleri bakımından risk yaratır.


Davacı ve Davalı Açısından Delil Stratejisinin Sınırları

Davacı mirasçı bakımından etkili ispat, tek bir vakıayı tekrar etmekten değil, birbirini doğrulayan delil zinciri oluşturmaktan geçer. Devir tarihindeki düşük bedel, davalının ödeme gücü bulunmaması, banka kaydının olmaması, mirasbırakanın satış bedeline ihtiyaç duymaması, malvarlığının büyük bölümünün devredilmesi ve tanıkların somut anlatımları aynı yönde birleştiğinde iddia daha güçlü hâle gelir.

Davacı, yalnızca mirasbırakanın taşınmazı bir kardeşe devretmiş olmasına dayanırsa ispat bakımından yetersiz kalabilir. Dava dilekçesinde veya delil listesinde banka kayıtlarının hangi dönem için isteneceği, hangi kurum kayıtlarının ekonomik gücü göstereceği, hangi tanığın hangi vakıayı açıklayacağı ve değer tespitinin hangi tarih esas alınarak yapılacağı belirlenmelidir.

Davalı açısından savunmanın odağı, işlemin gerçek ekonomik ve kişisel nedenini somutlaştırmaktır. Satış bedelinin banka yoluyla ödendiğini gösteren dekontlar, kredi belgeleri, gelir kayıtları, taşınmaz satışından elde edilen kaynaklar, mirasbırakanın bedeli kullandığını gösteren belgeler ve gerçek bakım hizmetini kanıtlayan veriler savunma açısından önem taşır.

Davalının “mirasbırakan beni daha çok severdi” veya “diğer mirasçılar onunla ilgilenmedi” biçimindeki soyut açıklamaları çoğu zaman yeterli olmaz. Bu olgular, tanık anlatımı, sağlık kayıtları, ikamet bilgileri, masraf belgeleri, bakım sürecini gösteren somut veriler ve mirasbırakanın işlem anındaki ihtiyacıyla desteklenmelidir.

Muris muvazaası uyuşmazlıklarında tarafların aile içi ilişkilere dair ileri sürdükleri iddialar sıklıkla duygusal içerik taşır. Yargılamanın sağlıklı yürüyebilmesi için tartışmanın, devir işleminin gerçek amacı üzerinde tutulması gerekir. Geçmiş aile tartışmaları ancak işlem iradesini açıklamaya hizmet ettiği ölçüde anlam taşır. Davanın odağından uzak kişisel ithamlar, hem delil değerlendirmesini zorlaştırır hem de uyuşmazlığın çözümüne katkı sunmaz.


Yargısal Eğilimler ve Somut Olay İncelemesinin Önemi

Yargıtay kararları, muris muvazaası davalarında şekli işlemden ziyade maddi gerçeğe yönelen bir inceleme anlayışını sürdürmektedir. Bu eğilim, satış bedeli ile rayiç değer arasındaki farkın, davalının ödeme gücünün, mirasbırakanın malvarlığının, taraflar arasındaki beşeri ilişkilerin ve bakım olgusunun birlikte ele alınmasını gerektirir.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2023/677, K. 2024/2365, T. 21.03.2024 sayılı kararında, eksik araştırmayla hüküm kurulamayacağını belirtmiş; devir dışı malvarlığının, ipotek borcunun kaynağının, taşınmazın devir tarihindeki değerinin, bedelin kimin tarafından ödendiğinin ve taraflar arasındaki ilişkilerin araştırılmasını istemiştir. Bu karar, muris muvazaası dosyalarında delillerin ayrı ayrı değil, bağlantılı biçimde değerlendirilmesi gerektiğini gösterir.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2021/8609, K. 2021/7564, T. 06.12.2021 sayılı karar ise aynı tereke içindeki farklı devirlerin farklı hukuki sonuçlara bağlanabileceğini ortaya koymaktadır. Ara malik üzerinden yapılan bir devir muvazaalı kabul edilirken, ölünceye kadar bakma sözleşmesine dayalı başka bir devir yönünden mirasbırakanın malvarlığı, bakım ilişkisi ve devrin oranı dikkate alınarak farklı bir sonuca ulaşılmıştır.

Bu kararlar, muris muvazaası davalarında kalıp çözümlerden kaçınılması gerektiğini gösterir. Taşınmazın kime devredildiği kadar neden devredildiği, devir bedelinin gerçekte ödenip ödenmediği, mirasbırakanın işlemden sonra ekonomik ve sosyal yaşamının nasıl değiştiği ve diğer mirasçılara bırakılan değerlerin niteliği de araştırılmalıdır.

Marmaris Koçak Hukuk Bürosu, Avukat Mehmet Altan KOÇAK tarafından kurulmuş olup muris muvazaası, tapu iptali ve tescil uyuşmazlıklarında her somut olayın tapu kayıtları, mirasçılık durumu, mali verileri ve aile ilişkileri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği anlayışıyla Türkiye genelinde hukuki hizmet sunmaktadır.


Copyright 2024